Kraliçe Arı Sendromu: Rekabet mi, Hayatta Kalma Stratejisi mi?
Apr 08, 2026
Mesele sadece o dar alanda yer bulmak değil; o alanın neden dar olduğunu sorgulayabilmektir ve daha da önemlisi, o alanı birlikte genişletebilmektir.
Bazen içinde bulunduğumuz düzen, fark etmeden nasıl davranmamız gerektiğini fısıldar. Tavırlarımızı, hareketlerimizi ve hatta ses tonumuzu şekillendirir. Kime, nerede, ne zaman iletişim kuracağımızı; ne zaman destek olacağımızı ve yardım edeceğimizi sessizce manipüle eder.
Tıpkı görünmeyen bir kapasite sınırı varmış gibi. Sanki birine daha el uzatsak, kendi yerimizden olacakmışız gibi hissederiz. Bir yanımız yardım etmek ve birlikte güçlenmek ister, diğer yanımız ise yeni gelenle birlikte değerimizin azalacağından, hatta o alandan tamamen dışlanabileceğimiz ihtimalinden korkar.
İşte tam da bu yüzden, çoğu zaman farkında bile olmadan bazı mitleri besleriz. “Kadın kadının kurdudur” da onlardan biridir.
Peki ya gerçekten öyle mi?
Kadınlar birbirinin önünü kesen, birbirini aşağı çeken bir döngünün içinde mi, yoksa bu sadece kalıplaşmış bir yargı mı?
Bir kadının başka bir kadına mesafeli oluşu çoğu zaman kişisel bir tercihten fazlasıdır. Bu, içinde bulunduğu sistemin sessizce öğrettiği bir refleks olabilir. Çünkü bazı sistemlerde yer sınırlıdır. Ve o sınırlı alanda var olabilmek, çoğu zaman başkalarının da oraya ulaşmamasını gerektiriyormuş gibi hissettirilir.
İşte tam bu noktada “Kraliçe Arı Sendromu” ortaya çıkar. Yükselen bir kadının, arkasından gelen kadınlara destek olmak yerine onlarla arasına mesafe koyması, daha fazla eleştirmesi, daha az alan açması; sanki başarı bir paylaşım değil de, korunması gereken dar bir alanmış gibi davranması…
Ama burada durup şunu sormak gerekir: Bu gerçekten bireysel bir tercih mi, yoksa öğrenilmiş bir hayatta kalma stratejisi mi?
Bugün Türkiye’de kadınların iş gücüne katılım oranı yalnızca %36 civarında. Yönetici pozisyonlarına bakıldığında ise bu oran %20’lerin biraz üzerine çıkabiliyor.
Erkek egemen yapılarda var olabilmek, çoğu zaman “farklı” olmayı değil, “uyum sağlamayı” ödüllendirir. Ve bazen bu uyum, kişinin kendi benzerlerini geride bırakması ile mümkün olur. Çünkü sistem, herkese aynı anda yer açmaz; rekabeti doğal, dayanışmayı ise istisna haline getirir.
Bu yüzden mesele çoğu zaman kadınların birbirine destek olmaması değil, destek olabilecek alanların yeterince var olmamasıdır.
Belki de asıl soru şu olmalı: Kadın kadının kurdu mu, yoksa aynı dar alanda var olmaya çalışan iki insan mı? Bir uçurumun kıyısında tuttuğu kişiyi çekmemek mi hata, yoksa çekemeyecek kadar dar alanda birini bırakmak mı?
Belki de mesele, sandığımız gibi birbirimize ne yaptığımız değil; bize neyin öğretildiği ile ilgilidir. Çünkü uzun süre dar alanlarda var olmaya çalışan herkes, zamanla o alanın kurallarını içselleştirir. Ve çoğu zaman fark etmeden, o kuralların bir parçası haline gelir.
Ama kuralların öğrenilmiş olması, değiştirilemez olduğu anlamına gelmez. Çünkü her sistem, onu sürdüren davranışlarla var olur. Ve o davranışlar değiştiğinde, sistem de dönüşmeye başlar. Belki bir anda değil, belki kolay değil… ama mümkün.
Bu yüzden mesele sadece o dar alanda yer bulmak değil; o alanın neden dar olduğunu sorgulayabilmektir ve daha da önemlisi, o alanı birlikte genişletebilmektir.
Birbirimize mesafe koymayı değil, alan açmayı seçtiğimizde, dayanışmayı bir seçenek değil, bir güç olarak gördüğümüzde, yalnızca bireysel hikâyelerimiz değil, içinde bulunduğumuz yapı da değişir.
Çünkü bazen en güçlü değişim, büyük adımlarla değil; küçük ama bilinçli tercihlerle başlar. Birine destek olmak, bir başkasını görünür kılmak, bir fırsatı paylaşmak… Bunlar sadece anlık eylemler değil, aynı zamanda yeni bir düzenin tohumlarıdır.
Belki de bu yüzden, asıl mesele sistemin bizi nasıl şekillendirdiği değil; bizim o sistemi ne kadar yeniden şekillendirmeye cesaret ettiğimizdir.
Saadet Azra AYDIN