Bizlerden Sizlere

Turkishe’nin sesini blogta keşfet!

Her yazıda kendinden bir parça bulacak, yeni bakış açılarıyla ilham alacaksın.

İki Nesil Arasında Kadın Olmak

toplum&eğitim toplumsal cinsiyet eşitliği& kız kardeşlik May 21, 2026


Bir neslin sessizce biriktirdiği cesaret, bir sonraki neslin yüksek sesle söylediği şarkıya dönüşür.

Mayıs ayının o bilindik, bol çiçekli ve hediye telaşlı Anneler Günü atmosferini geride bırakırken, kendi jenerasyonumuzla annelerimizin jenerasyonu arasındaki o görünmez ama bir o kadar da keskin fay hattını incelemek gerekiyor. 

Bugün lise sıralarından üniversite amfilerine veya ilk iş mülakatlarına kadar uzanan geniş bir yelpazede hayat mücadelesi veren biz genç kadınlar, aslında tarihin çok ilginç bir geçiş dönemine şahitlik ediyoruz. Bizden bir önceki neslin, yani annelerimizin yirmili yaşlarının başındaki dünya algısıyla, bizim bugün ekranlarımızın karşısında hissettiğimiz gelecek kaygısı arasında devasa bir uçurum var. 

Bu uçurum sadece geçen yıllarla veya değişen teknolojilerle değil, doğrudan bir "kadın" olarak toplumdan beklentilerimizin ve toplumun bizden beklentilerinin köklü bir şekilde yeniden yazılmasıyla ilgili.

Annelerimizin gençlik yıllarında başarı ve stabilite genellikle erken yaşta kurulan bir aile, güvenceli bir evlilik ve toplumsal normlara uyum sağlama üzerinden okunurken; bugün bizler için "hayata tutunmak" çok daha karmaşık, çok daha rekabetçi ve çoğu zaman çok daha yıpratıcı bir denkleme dönüşmüş durumda. 

Bu değişimi sadece gözlemlerimizle değil, verilerle de okumak mümkün. 

Örneğin TÜİK verilerine göre, yirmi yıl önce kadınlarda ilk  evlenme yaşı yirmili yaşların başındayken, bugün bu rakam yirmi altı sınırını geçmiş, büyük şehirlerde ise otuzlara dayanmış durumda. 

Bu istatistik sadece bir gecikmeyi değil, aynı zamanda genç kadınların önceliklerinin eğitim, finansal bağımsızlık ve kariyer inşası yönünde nasıl radikal bir şekilde değiştiğini kanıtlıyor.

Ancak önceliklerimizin değişmiş olması, mücadelenin kolaylaştığı anlamına gelmiyor; aksine mücadele alanımız boyut değiştirdi. Annelerimiz çoğu zaman kamusal alanda, eğitimde ve çalışma hayatında temel bir "var olma" mücadelesi verirken, bizler bugün o kapılardan içeri girdik ama içeride bizi bekleyen çok daha sinsi engellerle karşılaştık. 

Özellikle üniversite eğitiminde kadınların okullaşma oranının erkekleri yakaladığı, hatta bazı alanlarda geçtiği bir dönemde yaşıyoruz. Fakat diplomalarımızı alıp sektöre adım attığımızda, karşımıza o meşhur "cam tavanlar" çıkıyor. 

Dünya Ekonomik Forumu'nun (WEF) Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Raporu'na göre, geleceğin mesleklerini şekillendiren STEM (Bilim, Teknoloji, Mühendislik, Matematik) alanlarında kadınların küresel temsiliyeti hala yüzde 30'lar bandında sıkışıp kalmış durumda. 

Yapay zeka algoritmalarının yazıldığı, geleceğin teknolojilerinin tasarlandığı o karar alma masalarında hala yeterince yokuz. Bize "istediğiniz her şeyi olabilirsiniz" denilerek büyütüldük, annelerimizin sahip olamadığı fırsatlar önümüze sunuldu ama aynı zamanda "her şeyi tek başınıza başarmak zorundasınız" gibi ağır bir yük de omuzlarımıza bindi. 

Bizim jenerasyonumuzun en büyük paradoksu da tam olarak burada başlıyor: Özgürleştikçe omuzlarımızdaki görünmez yüklerin sayısı artıyor.

Eğitim ve kariyer cephesindeki bu somut verilerin yanı sıra, meselenin bir de çok derin psikolojik bir boyutu var. Annelerimizin gençliğinde en büyük sosyal bariyer "elalem ne der" şeklinde özetlenen geleneksel mahalle baskısıydı. Bizim mahallemiz ise artık küresel ve dijital. 

Sosyal medyanın algoritmaları aracılığıyla maruz kaldığımız "kusursuzluk vitrini", önceki nesillerin hiç tanımadığı yeni bir anksiyete türü yarattı. Artık sadece iyi bir evlat, başarılı bir öğrenci veya yetkin bir çalışan olmamız yetmiyor; aynı zamanda sürekli seyahat eden, kusursuz bir fiziksel görünüme sahip olan, kişisel gelişimini hiç aksatmayan hem çok üretken hem de mental olarak hep çok "sağlam" duran süper kadınlar olmamız bekleniyor.

Deloitte'un Y ve Z kuşakları üzerine yaptığı küresel araştırmalar, genç kadınların neredeyse yarısının iş-yaşam dengesizliği ve sürekli bir şeyler başarma zorunluluğu nedeniyle "tükenmişlik sendromu” ile mücadele ettiğini gösteriyor

Yani annelerimizin belki de ev içindeki görünmez emeklerinden kaynaklanan fiziksel yorgunluklarının yerini, bugün bizim ekran karşısında, bitmek bilmeyen to-do listelerimiz arasında boğuşurken hissettiğimiz derin bir zihinsel tükenmişlik aldı. 

Üstelik tüm bu "mükemmel olma" çabasını, küresel çapta artan bir genç işsizliği ve ekonomik belirsizlik ortamında, yani iliklerimize kadar hissettiğimiz bir "gelecek kaygısı" ile birlikte yürütmeye çalışıyoruz.

Tüm bu tabloya uzaktan baktığımızda, iki nesil arasındaki bu keskin geçişin bizi birbirimizden kopardığını düşünebiliriz ama aslında tam tersi bir durum söz konusu. 

Bizim bugün dünyanın herhangi bir yerinde tek başımıza var olma cesaretimiz ya da erkek egemen sektörlerde sesimizi duyurma çabamız, aslında annelerimizin kendi içlerinde yaşayıp da dışa vuramadıkları o sessiz direnişin bugünkü tezahürüdür.

Bizler, onların atamadığı adımları atıyor, kuramadıkları cümleleri kuruyoruz. En büyük farkımız, artık bu sorunları bireysel birer başarısızlık olarak algılamayıp, yapısal sorunlar olduklarını fark etmemiz. Bizler genç kadınlar olarak bir araya gelerek, görünmezlikten cam tavanlara, gelecek kaygısından tükenmişlik hissine kadar her şeyi sesli bir şekilde tartışıyoruz. 

Acı çekmeyi veya sessizce katlanmayı bir erdem olarak görmeyi reddeden bir jenerasyonuz. 

Annelerimizden devraldığımız o inanılmaz dayanıklılık mirasını, artık sadece hayatta kalmak için değil; kuralları bizim lehimize, çok daha adil ve nefes alınabilir şekilde yeniden yazmak için kullanıyoruz. 

Çünkü biliyoruz ki, bir neslin sessizce biriktirdiği cesaret, bir sonraki neslin yüksek sesle söylediği şarkıya dönüşür.

Esra ÖNCÜ

 

Turkishe Bülteni

İlham ve Fırsatlar E-Postana Gelsin

Etkinlik duyuruları, ilham veren hikâyeler ve kız kardeşlik ağımızdan en güncel haberleri ilk sen öğren. 

Bilgilerin güvende, sadece ilham verici içerikler göndereceğiz.